Sessizlikte Öğretir mi?

Söylenenlerden çok, söylenmeyenlerin öğrettiğini fark ettiğiniz oldu mu?

Hani bir eğitimin ortasında, bir toplantıda ya da bir hayat kararının eşiğinde herkesin konuştuğu ama içinizde bir yerin “sus” dediği anlar vardır ya o anlardan bahsediyorum.

Günümüzün hızlı akışında ne kadar zor bir beceri değil mi susabilmek ve sessiz kalabilmek.

Sessizlik maalesef neredeyse unutulmuş bir beceriye dönüşmüş durumda. Ekranlar, bildirimler, sürekli konuşmalar… Her şey bizi daha çok “ses”e çağırıyor. Ve bizler o  seslerin arasında, öğrenmenin özü olan o düşünme aralığını kaybediyoruz.

Aslına bakarsanız bizler çoğu zaman sessizliği doldurmak için konuşuyoruz. Kendimizi açıklamak, kanıtlamak, “orada olduğumuzu” göstermek için. Oysa unutuyoruz  bazen en büyük ilerlemelerin hiçbir şey söylemeden de gerçekleştiğini.

Sessizlik, bir taraftan da beynin işleme süresidir aslında.

Yeni bilgiyi sindirdiği, anlamın derinleştiği o kısa aralıklarda tıpkı kasların egzersizden sonra büyümesi gibi, zihnimizde  sessizlikte genişliyor.

Her şeyin sürekli “daha hızlı” aktığı bu çağda, sessizlik artık lüks gibi geliyor olabilir. ( Ki gerçekten de lüks) Ama aslında o sessizlik, zihnin nefes alma alanı , bir kaçış istasyonu…

Bir düşünsenize;

Bir eğitimde not alırken bile sessizliğe izin vermiyoruz. Hemen yazıyor, kaydediyor, paylaşmaya hazırlanıyoruz. Ya da birisini dinlerken bile hemen zihnimizde vereceğimiz cevapları tasarlıyoruz. Şöyle demeliyim , bunu söylemeliyim diye.

Oysa o bilgiye bir süre yer açsak , karşımızdakini gerçekten can kulağı ile dinlesek..

Sessizlik, öğrenmenin en güçlü anlarından biride aynı zamanda.

Bu yüzden en iyi eğitmenler bazen konuşmaz, en iyi liderler bazen dinler. En iyi öğrenenlerse sessizliğe tahammül etmeyi bilenler…

Kısacası bu  sessizlik denen beceri öğrenmenin en büyük yankısı…

Peki siz, en son ne zaman sessiz kaldınız — gerçekten dinlemek için?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir