Kendimize Benzemeyenden Neden Rahatsız Oluruz?
Yarın işe giderken yolda , iş yerinde , alışverişte ne bileyim mahallede şöyle bir bakınalım
Her yerde tek tip insan görüntüleri var artık. Konuşmalar, kıyafetler, tepkiler, hatta düşünceler… Hepsi aynı tornadan çıkmış gibi.
Velev ki biri çıkıp bu aynılığı kırmaya kalksın.
En basitinden; bir ortama sırf kabul görmek için değil de gerçekten istediği gibi giyinerek girsin. Ya da bir toplantıda herkesin başıyla onayladığı bir fikre, “Ben bunu kabul etmiyorum, çünkü…” diyerek kendi gerekçesini açıklasın.
İşte o an başlıyor etiketlemeler veya arkadan konuşmalar.
“O biraz garip”, “uyumsuz”, “ondan olmaz”, “dengesiz” ve daha niceleri…
Biraz konuşalım mı?
Bir insanın sadece kendi gibi olması, başkası gibi davranmaması bizi neden bu kadar rahatsız ediyor?
Bir kere bu rahatsızlık asla tesadüf değil.
Nörobilim açısından bakıldığında; zihnimizin hayatta kalma ve kendini koruma refleksleriyle doğrudan ilişkilidir bu durum. Bu noktada beynimizin “ekonomik modu”nun her daim aktif olduğunu hatırlamamız elzem.
Yani beyin, dinlenme hâlindeyken bile vücut enerjisinin yaklaşık %20’sini tüketirken; yeni veya öngörülemeyen bir durumla uğraşmak ona fazladan devasa bir efor yükler. E zaten bu kadar yüksek enerji harcayan bir organ için konfor alanında kalmayı seçmek oldukça haklı bir sebep.
Gelelim ilişkilere…
Beyin madem değişimi bu kadar zor kabul ediyor ve sürekli “Ne gerek var?” modunda takılıyor; peki ne gereği var şimdi kendimize benzemeyeni anlamaya?
Nasıl olsa etrafta efor gerektirmeyen, bizim gibi düşünen ve davranan “aynılar” varken; akşama kadar iş güç, bekleyen sorumluluklar ve tahmin edilebilir güvenli günler varken… Geç git, yürü işte, değil mi?
Peki ya o “farklı” dediklerimiz , aslında bize kendi cesaretsizliğimizi ve kalıplarımızı hatırlattığı için rahatsız ediyorsa?
İşte zurnanın zırt dediği yer tam olarak burası.
Çünkü kendimiz gibi olamadığımız her anın, bastırdığımız her özgün düşüncenin ve uymak zorunda hissettiğimiz her kalıbın hıncını; cesaret edip kendisi gibi durabilen insanlardan çıkarıyoruz.
Onların o “aykırı” duruşu, bizim kendi ellerimizle ördüğümüz hapishanenin parmaklıklarını sallıyor. Ve biz o sarsıntıdan, kendi cesaretsizliğimizle yüzleşmekten o kadar korkuyoruz ki, çareyi karşı tarafı etiketlemekte buluyoruz: “Aykırı”, “uyumsuz”, “farklı…”
Oysa dönüpte bir baksak; hayat bize tamamen benzeyen, bizi hiç zorlamayan, ezberimizi hiç bozmayan o güvenli limanlarda mı öğretiyor, yoksa konfor alanımızı altüst eden o farklılıklarda mı?
İşte ben bu yüzden “Yap – Yaşa – Öğren” diyorum. Deneyim.. Hiç bir şekilde satın alınamayacak tek unsur
Farklılıktan kaçarak, aynılığın içinde uyuşarak bir şey öğrenilmiyor maleseef.
Öğrenme veya dönüşüm istiyorsak o rahatsızlık hissinin içinde kalabilmeliyiz.
Neden kalabilmeliyiz? Çünkü bize benzemeyene alan açmak, sadece bir hoşgörü meselesi değil; kendi zihinsel esnekliğimizi , kalıplarımızı ve bu kalıpları ne kadar genişleme kapasitemizin olduğunu görmemiz gerek.
O yüzden bir dahaki sefere bir ortamda sana hiç benzemeyen, ezberini bozan birini gördüğünde kendini o rahatsızlığa hemen teslim etmek yerine;
“Bu insan beni gerçekten ‘yanlış’ olduğu için mi rahatsız ediyor, yoksa benim yıllardır göze alamadığım bir özgürlüğü bana hatırlattığı için mi?” diye sor bakalım.
Bu soruyu sorabilen cesur yürek okuyucuya da ayrıca selam olsun bu arada 🙂