Şu İşler Bir Bitsin Yalanı

Göğün yarıldığı bir haftaya başladık tüm İstanbullular olarak. Madem ortalık bu kadar ıslanmışken; şu “hayatı erteleme” meselesini biraz daha dürüstçe, ambalajlamadan konuşalım istiyorum.

Haftaya bu konuyla başlamak istedim; çünkü ne zaman bu konu açılsa otomatik olarak aynı savunmaya geçiyoruz.

Ortak cümlelerimiz ise hepimizde aynı.“Geçim derdi var, faturalar var, çoluk çocuk var, iş yerinde yangın var, bu ülkede neyi nasıl yapacaksın? Bizim öyle durup kendimizi düşünecek lüksümüz mü var Allah aşkına?

Hele bir de bu hengamenin içerisinde birisi çıkıp “Kendinizi ertelemeyin” gibi mesajlar vermeye kalkarsa, vay o kişinin haline!

“Ona göre hava hoş tabii, tuzu kuru zaten, oturmuş millete akıl veriyor” diyerek o kişilere sinir olmamız da pek meşhurdur hani… 🙂

Aslında bu erteleme bahanelerimizin altındaki cümleler ilk bakışta çok haklı, çok sarsılmaz birer gerekçe gibi duruyor. Dışarıda sert, tavizsiz ve bizden sürekli bir şeyleri göğüslememizi bekleyen acımasız bir gerçeklik var. Kimse bunu inkâr edemez.

Ama burada bir saniye duralım ve rasyonel bir akılla, filtresiz bakalım olaya.

Biz gerçekten sadece dış şartlar zor olduğu için mi erteliyoruz yaşamayı? Yoksa o sert hayat şartları, kendi hayatımızın direksiyonuna geçmekten kaçmamız için biçilmiş kaftan bir sığınak haline mi geldi?

Bir şeyleri ertelemenin son derece konforlu olduğunu zaten biliyoruz. “Şu kriz bir geçsin”, “Şu işler bir hafiflesin”, “Önümüzdeki ayı bir çıkaralım” demek, her ay müthiş tatlı bir mazeret sunuyor zaten.

Şartları suçlamak, faturayı dışarıya kesmek zahmetsiz… Bir de bu şartların, bu koşturmacanın tam ortasındayken bile kendin için durup küçücük bir adım atmak zaten deli saçması. Vakit yok ki?

Terzi kendi söküğünü dikemez derler ya…

İşte ben de her gün tam olarak bu denklemle yüzleşiyorum.

Kendi hayatımda ne zaman bir şeyleri “ilerideki o huzurlu günlere” ertelesem, biraz kazıyınca arkasında hep aynı mekanizmayı buluyorum .Şu an adım atmanın getireceği o konforsuzluktan ve sorumluluktan kaçmak.

Kendi kendimizi kandırmayalım:

  • Dışarıdaki o yangın hiçbir zaman tamamen sönmeyecek.
  • Faturalar bitmeyecek, krizler sadece biçim değiştirecek, sorumluluklar hiç azalmayacak.

Eğer gerçekten yaşamak için o yangının sönmesini, masanın tamamen temizlenmesini bekliyorsak, kusura bakmayalım ama biz yaşamıyoruz. Sadece bir ömrü “yangın söndürme personeli” gibi günden güne idare ediyoruz.

Ve günün sonunda o çarklar bir şekilde dönmeye devam ederken, biz o çarkların arasında ufalanıp gidiyoruz. Üstelik bunu da “hayatın gerçekleri” kılıfının arkasına saklanarak yapıyoruz.

O yüzden olayı hiç romantikleştirmeden, süslü kelimelerle yumuşatmadan şu soruyu bırakıyorum yine masalarımıza.

Şu yüklü hayat dedikleri yaşamlarımız gerçekten nefes almamıza engel mi, yoksa arkasına saklanıp kendimizi ertelemek müthiş bir kolaylık mı bizim için?

Cevaplar sizde 🙂

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir